Bize Ulaşın 0 (232) 854 1 854

Ayrancılar (Havaalanına 10 km) / İzmir İletişim

  • tr
Eyl 5

Psikolog Burcu Atatür Yazdı; Çıkar Ayakkabılarını

Psikolog Burcu Atatür Yazdı; Çıkar Ayakkabılarını

Psikolog Burcu Atatür Yazdı; Çıkar Ayakkabılarını

Ümitsizliğe kapıldığınız oluyordur eminim, çareleri tükettiğiniz? Çünkü gün geliyor, içsel karanlığımız dışarıya sızıyor. Ben mesela gecenin önce ruhumuza geldiğini düşünüyorum, günün ise ilk kalbimize doğduğunu. Algılarımızdan başka bir şey değiliz çünkü. Kim bilir etrafımızda gerçekte neler dönüyor ve biz neyi olduğu gibi görüp, neleri zihinsel filtrelerimizden geçirirken deformasyona uğratıyoruz?

Algı mı bizi yaratıyor biz mi algıları şekillendiriyoruz, bu konu her zaman bende şüpheye yol açıyor? Karşılıklı bir etkileşim olduğu muhakkak. İnsanın iki özelliği var: Biri adaptasyon yeteneği, diğeri zihnini programlama eğilimi. Bu iki özellik, kontrolü bizde olduğu müddetçe avantaj ama yönetimi başkasına kaptırdığımız oranda ise ciddi birer zayıf nokta.
Doğduğumuz andan itibaren çevreyi gözlemliyoruz. Kesik kesik algılarımızdan, tecrünelerimizden, öğrendiklerimizden oluşan devasa bir arşivimiz var. Koskoca bir kütüphane ve onu kaplayan raflar boyunca yerleştirilmiş renk renk klasörler olarak düşünün zihninizi. Yaşadığı her ana ait ayrı etiketlere sahip dosyaları var ve her yeni yaşantısını eski bilgilerine bakarak sınıflandırıyor. İlk defa karşılaştıklarını da eski bilgileri ile kıyaslayarak adlandırmaya çalışıyor. Temel ihtiyaç, yaşadığı ortamı tanıması; geçmişi iyi anlayarak, geleceğe, uygun donanımlarla, adım atması. Bir açıdan muhteşem bir koruma programı, diğer açıdan ise son derece kısıtlayıcı bir kişisel hapishane.

Özgürlükle bu kadar çok meselemizin olmasını da buna bağlıyorum ben. Aşk gibi bir türlü net olarak tanımlanamayan kavramlardan biri de özgürlük. Onun da adına yazılmış bir sürü şarkı, uğrunda bestelenmiş melodi, kağıda dökülmeye çalışılmış desen ve tanımlamaya çalışmış milyonlarca kelimesi var. Özgürlüğü bir türlü tam olarak yaşayamamamızla alakalı bence tanımlayamamamız. Belki de farkında varmamız gereken şey, hayalimizde oluşturduğumuz özgürlük kavramının bir ütopyadan öte olmadığı. Gerçekte ulaşılamayacak bir hedef ve biz o hedefe ulaşmaya çalışmakla nesiller, asırlar, ülkeler, hayatlar harcadık, harcıyoruz? Daha geniş bir açıdan baksak, ağzından biraz ileriye havuç bağlanmış ve ona ulaşabilmesi için koşması planlanmış bir binek hayvanından fazlası değiliz?

İnsan bilmediğinden korkmuştur her zaman. Başına gelen her şeye anlam vermeye, onu tanımlamaya ve bir neden-sonuç ilişkisine bağlamaya çalışmıştır. Özgürlük korkumuz var mesela bizim. Bilmesek, fark etmesek de anneden ayrıldığımız andan, göbek bağımızın kesilmesinden itibaren iliklerimize kadar hissettiğimiz bir korku bu. Ardından gelen bağlanma korkumuz var ve kaybetme, yalnız kalma, terk edilme. Hepsi birbiriyle alakalı, birbirinden türeyen korkular bunlar ve bence hepsinin temelinde özgürlüğü bilmememiz, tanımamamız, hem onu hasretle bekleyip hem de ondan dörtnala kaçmamız geliyor.

Farkında olmayabilir, fark etseniz de hoşlanmayıp reddedebilirsiniz ancak dikkatle ve samimiyetle kendinizi bir dinleyin bakalım; bağlanmaktan ve ayrılmaktan, terk edilmekten ve yalnız kalmaktan korkmayanınız var mı? O veya bu şekilde hayatında garantiler aramayan, geçmişi ezberleyip, geleceği tahmin etmeye çalışmayan yani beklemediği şeylerle karşılaşmayı önlemek için insanüstü çaba sarfetmeyeniniz?

Geleceği, felaket senaryolarıyla dolu bir dünyada yaşıyoruz biz. Bu senaryolar o kadar çok ki, üçünü beşini savsaklasak illa ki bir başkasına çarpacak, o veya bu şekilde yok olacağız. Oysa gelecek diye bir şey olmadığını içten içe biliyoruz. O, hızlı bir trenle ilerlenen ve bir gün aniden varılan bir durak değil. Tüm gelecek algısı, dünde başlayıp bugünde yaratılan bir gerçeklik aslında. Neyse bizim tahmin edemediğimiz, ileri bir tarihte bizi beklediğini düşündüğümüz karanlık zaman dilimi, aslında bugün oluyor. Biz buradayken, her hareketimizle değişir ve mevcut her düşüncemizle şekillenirken, “şimdi”de oluşuyor. Boşuna mı son on beş, yirmi yıldır “şimdi” kelimesinin öneminin fark edilmesi ve vurgulanması? İnsan, belki tarihinde ilk defa büyüme emareleri gösteriyor bence ve eylemlerinin sorumluluğunu üzerine almaya çalışıyor?

Korku büyük bir güç, bunu öğrenmiş bulunuyoruz. İnsanın tüm inanç sistemlerinin bu duyguyu öne çıkarması ve ödül-ceza sistemiyle çocuk yetiştirmeye veya diğer bir deyişle nesil programlamaya çalışması da bu sebepten. Korkunun olmadığı yeri düşünebiliyor musunuz, tüm korkularınızdan arındığınızı, hayatı endişeler, acabalar ve karanlık senaryolardan bağımsız yaşadığınızı? Düşünemiyorsanız eğer, özgürlüğün de yakınına dahi yaklaşamıyorsunuz demektir. Aynı yerde bulunması mümkün olmayan iki duygudur korku ve özgürlük. Aşk ise bu ikilemli dünyanın çelişkileri arasındaki geçiş noktasıdır her zaman. Bana sorarsanız, bu algıyı daha genişletir, varsa zamanlar, boyutlar, evrenler arasındaki bir takım portallar, bunları korku-özgürlük-aşk üçgeninin kimyasalları olamadan açamayacağız derim.

İnsan her ne kadar kendine özgülüğü, orijinalliği çok yüksek bir canlı olsa da, temel hayat programları, koruma mekanizmaları ve itici güçleri açısından çok gelişmiş bir makine benim gözümde. Ama işin sihirli kısmı, bünyesinde barındırdığı tüm bu mekanik özelliklerden ibaret olmamasında gizli. Evet, en gelişmiş biyolojik bir kılıftan beklenebilecek her şey var ancak hepsinden daha fazlası da var. Bu bedeni giyinmiş eşsiz varlıklarız ve kendimize yurt seçtiğimiz bu dünyaya maddesel olarak bağlıyız. Çok eskiden, ilk gelirken gayet iyi bildiğimiz tüm gerçekleri unuttuğumuzdan olsa gerek, bu bedenden çıkarsak olabileceklere karşı kabuslarla donanmışız. Kim bize ne zaman ve hangi sebeple unutturduysa, özgürlüğün varlığımızı tehdit ettiğine inanmışız. Ona sevdalı ve düşman olmamızın sebebi yine minicik bir bedene sığışmaya razı gelmiş sınırsız ruhlarımızda gizli.

Hep söylüyorum, engellerimizden, sınırlarımızdan, eksiklerimizden kurtulmaya geldik buraya veya onların aslında bir illüzyondan ibaret olduğunu anlamaya. Mutluluğa, sevgiye, özgürlüğe de adapte olabiliriz pekala hatta gerçekte zaten onlardan ibaret olduğumuzu fark edebiliriz. O zamana dek, şimdiyi yeniden kurgulamak gerekir bence. Bugün sebep olacağımız her güzelliğin geleceğin umut tablosunda bir kanat olacağını bilmemiz gerekir.
Ayağını sıkan ayakkabılar giyersen / Ve boş bir arazide yürürsen, / Ayakkabılarını çıkarmadıkça / Arazinin özgürlüğünü hissedemezsin demiş Mevlana..
Ayakkabısız zamanların olmuştu, hatırlıyorsun değil mi, yine de yürümüş, bolca koşmuştun?
Şimdi düşün bakalım, senin mi ayakkabıya ihtiyacın var, onun mu sana?..

Çıkar o ayakkabıları…

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz