Bize Ulaşın 0 (232) 854 1 854

Ayrancılar (Havaalanına 10 km) / İzmir İletişim

  • tr
Haz 18

Panter’in Gözleri

panther__s_eye_by_daxydus (Medium)

İnsan ölümlü. Canlı olmasının şartı bu zaten. İyi ve kötü, doğru ve yanlış, güzel ve çirkin gibi. İkilik dünyasında yaşadığımızdan bahsettik defalarca. Bulunduğumuz evren zıt kavramlarla kendini ifade ediyor. Dolayısıyla ne kadar kaçmaya veya arınmaya çalışsak da negatiflerimiz olmadığında eksiğiz. Dengeyi korumak bizim buradaki görevimiz. Artısıyla eksisiyle tam ve bir olmak. Uygulaması yazmasında çok daha zor elbette. “Denge” kocaman anlamlar taşıyan, ufacık bir kelime. Nihai hedefin, salınımlarımızdan kurtulup, tüm yaşadıklarımızı harmanlayarak, duygusal olarak dingin bir hale gelmemiz olduğunu düşünüyorum.

Güzel ve zor bir coğrafyada yaşıyoruz. Nesillerdir rahat ve huzur yüzü görmemiş, yaşam savaşının içinden kendini kurtarıp, derin bir nefes alamamış insanların çocuklarıyız. O kadar çok ki uğraşacağımız hayati konular, ruhsal ve kişisel gelişimimize kafa yoracak ve tekamül adına bilinçli bir çaba içerisine girecek fırsatı yakalayamıyoruz. Onurlu bir şekilde yaşamımızı sürdürme ve değerlerimizi çocuklarımıza aktarabilme telaşındayken durup, kafamızı toparlayıp, zihnimizi berraklaştırıp, gelişim adımlarımızı hesaplayabilir miyiz emin olamıyorum? Yaşadığım hayatı kendimin seçtiğine inanmak isteyenlerdenim. Kader kurbanı gibi hissetmek ve sorumluluğu üzerimden atıp, kör talihime üzülmek çok tercih ettiğim bir savunma mekanizması değil. Ömür boyu hepi topu üç beş rol içerisine girip çıkıyormuşuz zaten. Ya olaylar karşısında kendi etkimizi hiçe sayıp, kurban rolünü benimsiyoruz, ya başımıza ne gelirse gelsin, kendimiz dışında suçlayacak kişi ve olaylar buluyoruz, ya da kahramanlığa soyunup, üzerimize vazife olmayan konulara bile balıklama atlayarak, aslında bize uzatılmasına ihtiyaç duyduğumuz yardım elini, sürekli birilerinin kahramanı olma sevdasında kullanıyoruz.
Çok keskin bir dönemden geçiyoruz. Neredeyse hiçbir günü olaysız, ölümsüz, kayıpsız atlatamaz hale geldik. Acı ve korkunun yükseldiği, ümitlerin tükendiği toplumlarda, isyan, öfke ve şiddet baş gösterir. Günlük, basit, küçük ama can sıkıcı, kişisel problemlerimize dahi odaklanamaz, ara sıra da olsa, kendimize acıyamaz durumdayız. Terk edildik, sevdiğimizden ayrı düştük, maaşımıza zam almadık, iş yerinde baskı gördük veya eşimizle tartıştık diye hayıflanabilmek neredeyse lüks. O kadar büyük ve tarifsiz acılar yaşanıyor, öyle can yakan kayıplar veriliyor ki, nutkumuz tutuluyor. Sadece izleyip, gidişata engel olamayacağımıza inanmak da en kötü etkiye sahip üzerimizde. Kendimize ve ilkelerimize güvenimizi kaybediyor, çare varsa bile bizi aramaktan vazgeçiriyor bu düşünce şekli. Travmatize oluyoruz çünkü. Yaşamakta olduğumuz dehşet karşısında, canlılığımızı yitirmemek adına düşünce ve duygularımızı donduruyoruz. Travma yaşayan zihin büyük ve köklü değişikliklere uğrayabiliyor. Ancak Kaplanı Uyandırmak isimli kitabın yazarı, Peter A. Levine; “ Travma kaderiniz olmak zorunda değildir.” diyor. “İnsan organizmasına saldıran tüm illetler arasında travma nihai anlamda faydalı olmasıyla bilinir. Bunu söylüyorum çünkü travma iyileştiğinde – hayat kalitesini artırabilen- bir dönüşüm gerçekleşir. Bu iyileşme için her zaman bir sürü ilaç, gelişkin prosedürler ya da uzun saatler boyu uygulanan terapiler gerekmez. Travmanın nasıl meydana geldiğini anladığınızda ve travmanın çözülmesini engelleyen mekanizmaları teşhis ettiğinizde, organizmanızın kendi kendini iyileştirmek için hangi yollara başvurmakta olduğunuz da kavramaya başlarsınız.” diye de devam etmiş.
Bizim statümüzdeki toplumlarda, yani kimliğini tam olarak geliştirememiş, otoriteyle yetişkin insanlara has ilişkiler kuramamış, hayatının ve kaderinin sorumluluğunu eline almaktansa güçlünün peşinden ve onun hükmünde gitmeyi tercih etmiş, kendini yetiştirip geliştirmekten, okuyup öğrenmekten ve sorgulamaktansa, hap olarak kendisine dayatılan ezbere ve taraflı bilgilere kör kütük inanmayı seçmiş toplumlarda en çok ihtiyaç duyulan konuların başında travma yönetimi gelir. Çaresizlik algımızdan kurtulmanın ve çözümün bireysel ve toplumsal olarak yine kendi içimizden bulunacağının bilincine en çabuk tarafından kavuşabilmemizin yolu, en ilkel tepkilerimiz ve hayvani güdülerimizle programlanmış “travma alarmı ve neslin devamı” ilişkisini öğrenmektir. “Kan dolaşımının sesini kulaklarımızda duyduğumuz gibi, dünyaya dair gördükleri son şey bir panterin gözleri olan milyonlarca maymunun gece yarısı çığlıklarının izlerini de sinir sistemimizde taşırız.” Diyor Amerikalı çevreci ve ekopsikolog Paul Shephard.
İnsan dev bir arşiv. Deneyimlediği ve gözlemlediği ne varsa, türünün devamını sağlayabilmek adına genlerine kaydediyor ve yeni nesillere aktarıyor. Sadece insana ait bilgiler değil üstelik bu kaydedilenler. Yaşamı dengeli bir şekilde devam ettirebilmek ve kendini koruyabilmek uğruna, tüm canlılar tarafından edinilmiş tecrübeler de ortak bilinçaltımıza kayıtlı. İlk günden bugüne, ilk insandan sonuncusuna, birikerek gideceğiz. Atalarımız ve atalarımızın ataları, en değerli öykülerini çoktan çocuklarımıza ve onların torunlarına nakşetmiş durumdalar. Buradan, insanın kolay öğrenmediği ve her seferinde “kendini imha” mekanizmasının kısır döngüsüne takıldığı mesajını çıkarabiliriz rahatlıkla. Neden bilmiyorum, tarih boyunca yaşanan devasa kayıp ve acılara rağmen dönüp dolaşıp, egolarımızın tuzağına tekrar tekrar düşmeye ve insanlığı geri dönülemez bir sona defalarca getirmeye mahkum gibiyiz.
“Ben et ve kanın akıldan daha bilge olduğuna inanıyorum. Beden, bilinçdışı hayatın içimizde fokurdadığı yerdir. Yaşadığımızı böyle anlarız, ruhlarımızın derinliklerine kadar canlı olduğumuzu ve evrenin hayat dolu uç noktalarıyla bir şekilde bağlantılı olduğumuzu böyle duyumsarız.” demiş, İngiliz yazar ve şair D.H.Lawrence. Endüstrileşmenin insan üzerindeki zararlarına kafa yoran ve bunu dile getiren bir yazar olduğu için de zamanında pek sevilmemiş ve eserlerinin çoğu o hayattayken yayınlanmamış.
İnsan biliyor. Zihninde, ruhunda, genlerinde, insana ve korkularına, özlemlerine, arzularına dair her zerreyi barındırıyor. Kimi zaman en kuytudaki, tekinsiz güdülerine teslim oluyor kimi zaman da tanrısal özünden aldığı ilhamla zamanı aşan eserler yaratıyor. Ard arda gelen tüm hayal kırıklıklarına rağmen, türümüzden ve potansiyelinden ümidi kesmenin henüz yeri gelmedi belki de. “İnsan, en büyük sıçrama ve devrimlerini, en büyük hata ve pişmanlıklarının akabinde gerçekleştirmiştir.” cümlesi geçer, çok sevdiğim filmlerden birinde. Çoğu insana göre derin bir felsefesi olmayan, bilim kurgu filmiydi ama insan, gezegen ve evren ilişkisini en etkileyici şekilde ele alan senaryolardan biriydi bence; Dünyanın Durduğu Gün.

Demem o ki, insana inancımızı yitirmemek için, yazdıklarını okumak, bestelediklerini dinlemek, oyunlarını izlemek, yarattığı eserlere ve güzelliklere tutunmak zorundayız. En kötüsü olabiliriz yaratılmışların, en zekisi ve acımasızı. Ama biliyorum ki en şefkatlisi de biziz, merhametli ve sevgi dolu olanı. Sanıyor ve temenni ediyorum ki; insan bu sefer becerecektir. Yine tüketmeden türünü, sonunda öğrenip, ortak yaşama geçecektir. Göz, ruhların birbirine açıldığı penceredir ve panter, korkmadan gözlerine baktığımızda, onunla bir olduğumuzu fark edecektir.

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz